Doğaya karşı işlenen bir suçun öcü, insan adaletinden daha zorlu olur  

İHSAN ARI BERİKİ RENKLER RESİM SERGİSİ
 
 
 Sevgi ÜNAL (Efece Haber) "Resmi ne zaman, niçin, nasıl sevmeye başladığımı hiç anlatmadım. Hiç insan sesi çıkmayan, birkaç kısrak, bir iki eşekle ya da koyun, kuzuyla çocuk başına olduğum ve adına yalnızlık dediğim –şimdi olsa demem- zamanlarda geceleri Allah'ın her şeyi siyaha boyadığını düşünürdüm. Hatta güneş doğarken boyamaya başladığını, akşama doğru diğer boyalarının bittiğini, elinde kalan siyahı resminin her yerine sürdüğünü düşünürdüm. Çalıların karaltıya, karaltıların canavarlara dönüştüğü dolunay akşamlarında, gözlerimle çalıları silmeyi, gölgelerinden yüzleri ve gözleri olmayan binlerce anne boyamayı denedim."
 
Yukarıdaki ilginç satırların sahibi olan İhsan Arı'dan klasik resimler yapması beklenemezdi tabii ki. Eserleri, sanatseverlerin söylediği "milyonlarca tablonun arasında İhsan Arı'nın yapıtlarını ayırt edebiliriz" cümlesini onaylıyor.
 
Gelin söyleşimize başlayalım.
 
SÜ- İhsan Bey, yirmi dokuz yıl yurt içi ve yurtdışında öğretmenlik yapmış, yurt içinde on, yurtdışında da on resim sergisi açmış bir ressam olarak son serginiz Beriki Renkler'in size yaşattığı heyecanı bizimle paylaşır mısınız?
 
 İA- Öncelikle merhaba Sevgili Sevgi... Her zaman sevmişimdir böyle manidar seslenişleri. Soruların bir haftadır kitaplarımın arasında, yazı masamda, yani hep gözümün önünde. Başlayabildim sonunda.
Bu sabah (16.02.2013) saat 06.35 te kalktım. Kahvemi yaptım. Murat Yalçın’ın Kesik Hava kitabından Ecel Teri öyküsünü okurken etkilenip şu cümlecikleri yazdım defterime.
Hep deniz gören, manzaralı, serin sözlerim olsun isterim. Renklerim de... Çoktan ödedim ödünç sözcükleri, emanet renkleri...
Bu iki cümle söyleşiye sürükledi beni. Söyleşiler; anamı aramak gibi gelir bana.(sergiler de öyle.) Hem isterim, hem de kaçınırım. Ve böylece uzar gider aradaki zamanın mesafesi, yola benzer.
Beni asıl heyecanlandıran, düşündüren, belleğimde hep olan BERİKİ olma halidir. Bir kavramdan daha beri anlamlar taşır bende.
Dört-beş yaşlarıma denk gelmiş anılarımda vardır ÖTE ve BERİ kelimeleri.
Dedeme şehirde miydin diye sorardı rahmetli Ali Hoca Amca. Dedem başını sallar heye derdi evet yerine. Neler yaptın diye sorardı Ali Hoca Amca. Heeç derdi dedem. Birkaç öte-beri aldım işte. Buradaki beri benim hökkebeş diye öğrendiğim şekerli leblebiydi. Bu sözcüğün tadı hala şekerli leblebidir benim için.
 
 
Ayrıca Ankara’da, Uluslararası Öykü Günleri (19-23 mayıs 2007) etkinliklerindeydim. Irak’ta yüzlerce çocuğun, yetişkinin öldürüldüğü zamanlardı. ABD’li yazar Joanne Leedom-Ackermann’ı dinlerken de içimin diplerinden çıkıp gelmişti bu “öteki ve beriki” kelimeleri.
İnsana yazdıran yani sanat yaptıran kör nokta, kara noktadan söz ederken Bayan Ackermann... Burada 24 mayıs 2007de yazdığım
“Takıntılarım Ve Joanne Leedom-Ackermann”adlı yazıdan bir alıntı yapıyorum.
“Ankara Öykü Günleri’ndeki söyleşilerde, Amerikalı yazar, Joanne Leedom Ackerman’ın, büyücek evlerinin bitişiğindeki hizmetçi kulübesine, hizmetçilerin kahkahalarına, oranın içki, sigara içilebilen özgür bir ortam oluşuna, kendisinin beyaz, kulübedekilerin siyah oluşlarına takılmadım.
Yazar Bayan Ackerman’ın karanlık bölgesinin bu kulübe oluşuna ve bu ötekilerin durumlarının onu yazarlığa sürüklemesine de takılmadım.
Ötekileri yine bir berikinin anlatıyor oluşuna takıldım.
Bayan Ackerman’ın Dünya Çocuklarını Kurtarma Kuruluşu’nun üyesi oluşuna takılmadım da dünyada öldürülen, özellikle Irak’ta onca çocuğun, O’nun kara bölgesi olup olmadığını, bu konuda yazıp yazmadığını, Amerikalı aydın tavrının ne olduğunu sorduğumda cevaplayacağını söylediği halde cevaplamayışına takılmadım.
Bizden, güzelce bir yazar hanımefendinin, bu bir yazar sorunsalı değil deyişine de takılmadım. Yazarlarımızın, organizasyon görevlilerinin konukseverliğine, belgeler, çiçekler, güzel sözlerle konuklarını armağanlandırılmalarına takılmadım.
Bayan Ackerman’ın, Amerika’ya, sadece benim sorumu götüreceğini gözdiliyle söylemesine takıldım.
Cevabını bildiğim birboşuna soruyu sormuş oluşuma da takıldım. “
Ve elbette öngörülebileceği gibi bazı kelli-felli yazarlarımız bu davranışımın ülkemizin konukseverliğine uymayan çok kötü bir davranış olduğunu elbirliğiyle düşünerek ve sert bir dile çevirerek beni iteledikleri öteki kapıdan bir tuhaf öteki olarak çıktım. Gittim.
O kadar çok öteki oldum ki hayatın içinde. Bir öteki çocuktum ana-babasıyla yaşamayan. Bir öteki çocuktum yatılıda hayatı yalıtlayan, yalnızlığı beriki sayan. Bir öteki öğretmeni oldum devletin. Okuduğum için cezalar aldım.
Altı yaşında Kara Kadriye’nin resmine ki oda altı yaşındaydı, kocaman, süt fışkıran memeler yaptım. Öğretmenimce azarlandım, öteki çocuk oldum.
Dedemin olmayan kolunu çizmediğim için ötekiydim.
Çizdiğim resimler ebemin (babaannemin) namazlarını bozduğu için öteydim.
Bu kadar ötekiler yaşayan ben sözcüklere ve renklere nasıl öteki diyebilirim ki...
Ayrıca serginin gündeme geldiği günlerde edebiyatın bir dünya devi sevgili Orhan Pamuk üzerine yakın okumalar yapıyordum. “Öteki Renkler- Seçme Yazılar Ve Bir Hikaye” kitabı da elimdeydi. Eminim bir çağrışım yaptı bende.
Şehrikalp’te yaşamış ve edebiyat yolculuğuna Ulu Anadolulu Rumi’nin aşka başladığı, Sovyet sanatçı Ernst Neizvestny’in heykele başladığı yerden yani edebiyatın kalbinden başlamış Sevgili Orhan Pamuk’umuza kalpten teşekkürler ederim.
Ben de resimlerimi dıştan içe değil, yani tenden tine değil, tinden tene doğru pusulasız yapıyorum.
Sevgili Sevgi, sana seslenişimce ve adınca hep BERİKİdir benim için RENKLER...
 
 
SÜ- Resimlerinizin klasik resim olmadığından bahsetmiştim. Siz nasıl nitelendirirsiniz eserlerinizi?
İ A- “Everyone loves their mother tongue. Jeder liebt ihre muttersprache. Herkes kendi anadilinde sever.” Herkes kendi anadilinde ağlar diyemeyeceğim, şu an boğazımda şişmekte olan kocaman bir düğüm, bir kocaman yumru/kla.
Herkes kendi diliyle ağlar. Çoğunu unuttum anasız çocukluk dilimin.
Benim ağlamalarım ağıtsal olmaz hiçbir resmimde. Hüznümü incelttiğim ince bir dille içime ağlarım. Bu ağlamaklı dil yine nazlı ve yumuşacık gülümsemelerle akar tuvallerime.
 
SÜ- Resim yapmak için temayı önceden mi belirlersiniz yoksa elinize fırçayı alır başlar mısınız? Yoksa ilham perisini mi beklersiniz de onunla devam edersiniz yolculuğunuza?
İA- Ne zaman denizle yüz yüze gelsem, denizin kızını çağırırım. Gelir gibi olur. Güler. Gülümser. Şarkı söyler bir yerlerde. Duyarım.
Sanatın perisi aklıma hiç gelmez nedense... Ben çağırmayınca o da gelmez.
Resim, müzik ve şiir, bu üçlü, benim hermafroditimdir. Hermes şiir, Afrodit resim, hermafrodit müziktir... Bu üçlüdür benim gönlüm de. Elbette ayrı ayrı da varlar.
Bir kadın saçını şöyle bir sallayıverir, bir çocuk çığlık atar suya jilet vurmuşçasına... Kırlangıç, geometrisini gösterir... Bunların hepsi peridir... Kim bilir…
Örneğin; bir arkadaşım bana Mardin’den küçük bir “şahmeran” figürü getirdi. Dinlediğim ve okuduğum şahmeran öyküleri de etkili oldu. Ve bana kocaman bir kapı açıldı. Kırk resimlik bir ECEMERAN DÜŞLERİ SERİSİ çıktı.
Ben çoğu zaman yemek yemeyi unuttum bu süreçte. Bu resimler şimdi Taiwan-Taipei Wingrow Art Gallery İhsan Arı Salonu’nda.
Konu, tema bütünlüğüne önem veririm evet. Yaklaşık otuz ile kırk öyküden oluşan bir kitap gibi düşünürüm her albümü. Bir sergilik.
 
 
SÜ- Bir temayı ele aldığınızda onu birçok resminizde kullanmışınız. Örneğin Cemre, Ateş Kuşu, Satanay Hanım, Benim Ruh Alfabem. Yani kullandığınız temalar uzun soluklu oluyor. Bu konuda siz neler söylersiniz?
İA- Bence her sanatçı kendi kültürel genetiğini taşır. Ben de bu güzel ülkemizin zengin kültürüyle beslenip geliştim. Sırtımı yaslandığım, arkalandığım yer elbette kendi kültürümdür... Efsanelerimiz kültürümüzün ana dokularıdır.
 
SÜ- Sizi İDA ve Körfez aşığı olarak görüyorum. Bu aşk, diğer aşkların yanında eserlerinizi ne derece etkiliyor?
İA- İda bir dağ değil yalnızca. İda bir tarih, efsane, hayat veren, koruyan, kollayan bir anadır. Evet, İda bin pınarlı bir anadır. Onca hayvanı, onca bitkiyi, börtüyü böceği, çiçeği besleyip büyüten, bereketli bir anadır İda. Efsaneler kitabıdır. Aşk defterleridir. Tanrıların, tanrıçaların, Maria Ana’nın, Sarıkızana’nın yurdudur, yuvasıdır.
Kazdağı demek gelmez içimden. Yazılar yazarım İda ile ilgili ve KIZDAĞI derim hep.
Körfez’den İda’ya, İda’dan Körfez’e bakınca çoğu zaman şaşkına dönerim bu tanrı sanatının karşısında. Ne kalem oynar, ne boya parlar. Ne kalem alasım gelir elime, ne boya... Dilim tutulur.
 
  
 
SÜ- Resimlerinizde destanların da etkisini görüyoruz. Destanlara eğiliminiz “nereden geliyor? Satanay Hanım, İnehsit Hanım gibi destan kahramanlarıyla renkleri nasıl buluşturdunuz?
İA- Bizim edebiyatımızda, özellikle sözlü edebiyatımızda destanlarımız önemli yer tutar.
Örneğin; Alper Tunga, Bamsı Beyrek, Battal Gazi, Bozkurt, Çanakkale, Delidumrul, Ergenekon, Göç, Göktürk, Köroğlu, Manas ve daha birçokları bizim ölçülemez değerlerimizdir. Dedim ya arkasını sağlam yere yaslamalı insan. Ben arkalanıyorum destanlarımızdan.
 
SÜ- Ayrıca bir de kuşlar var. Ateş kuşu, Turna kuşu, Anka kuşu resimlerinize konu olabilmiş. Onlar da destanlardan mı uçtu tuvalinize?
İA- Çocukluğumdan beri hem çok sevdim hem de çok ilgilendim kuşlarla. Kartal yuvalarına inmek (arkadaşlarım kayaya çıkmaya çalışırken ben yukarıdan inerdim) yumurtalarına dokunmak, delicelerin yuvalarına yaklaşıp onları ciyak ciyak bağırtmak, keklik yuvası bulup yumurtalarını kuluçka tavuğun altına ebemden gizlice koymak, tutkumdu. Ta ki ebem keklik palazlarını görüp, bir daha yuva bozmayacaksın, yuva bozanın yuvası bozulur diyene kadar.
Bir gün bir saksağan bir serçenin ayağını gagaladı ve serçe topalladı. Uçamadı. Altı yaşındaydım. “Kuşlar Ayaklarıyla Uçar” albümünün adı bu anıdandır.
Kırlangıçların estetiğine, esnekliğine, geometrik dalışlarına (suyun yüzündeki ölü böcekleri alışlarına) özel hayranlığım vardır. Resimlerimin çoğunda kırlangıçlar insanlığımızın kaybettiği değerlerimizden olan mektuplardan taşırlar.
Bu mektuplu kuş, “ruh alfabemde” (mein seelen alphabet) kaybolan değerlerimize olan hasretin harfidir.
 
SÜ- Siz aynı zamanda yazar, şairsiniz. Dört şiir kitabınız var. İsimleri de ilginç. Dilfabe, Halfabe, Dilhal, Dilhat. Bu isimlerin bir hikayesi var mı?
İA- Hikayeler isimlerinde saklı aslında.
DİLFABE; benim gönül alfabemdir. Aynı zamanda lisan anlamı da içerir. Özde, gönlümün alfabesi yani aşktır.
HALFABE; yine halimin, durumumun, hayatın içinde duruşumun, harflerin ve renklerin içinden hayata bakışımın, hayatın içinden yeni sesler, harfler ve renkler arayışımın, harflerle, renklerle elele, gözgöze, hergün haşir-neşir-şiir-nesir oluşumun alfabesidir.
DİLHAL ; gönül halimdir. Dil halimdir. Aşk halim, yalınız halim, yalın halimdir. Hatta zaman zaman ağzı var dili yok halim, hayatın bu kıran kırana yaşanmasına küskümlüğüm, gönülsüzlüğümdür.
DİLHAT; çizginin dili, dilin çizgisi gibi okunabilir. Bir isyan kitabıdır. Hayatı, hayata, insana, doğaya, sanata ait değerleri bir harman makinasınca öğüten, yalayıp yutan, hıza karşı takınılmış bir dik duruş tavrı, karşı çıkış, bir hAYKIRIş eylemidir. Elini taşın altına koymak değil, kendini hızın önüne atmak eylemidir DİLHAT.
Figürleri tek, yalın bir çizgiye indirgeyerek inceltilmiş bir uç dildir DİLHAT. Hızın önüne atlayarak hıza çelme takmayı amaçlar.
 
SÜ- Sizin ifadenizle sanatın dostluğun ve sevginin sonsuzluğuna ve haritasızlığına inanan bir ressam olarak Almanya'da ve Taiwan'da açtığınız sergilerle ilgili izlenimleriniz nelerdir?
İA- Çıkarsız, sınırsız, hesapsız, haritasız ve sonsuz ne olabilir diye sorsalar hemen ve irkilmeden SANAT DOSTLUĞU derim.
Özellikle Almanya’nın güneyinde, Bavyera bölgesinde öyle çok dostum, aillem, evim var dersem abartmış olmam. Kendi aralarında yaptıkları ve hiç
aksamayan planlarıyla beni evlerine konuk ederler ama yine baş konuk resim olur. Önce biraz hasret gideririm resmimle. Sonra çoğunluğu soru olan ve cevaba dönüşen unutamadığım ve unutamayacağım muhabbetlere dalarız.
New York’ta, Sidney’de, Avrupa’nın birçok ülkesinde, Taiwan-Taipei’de çocuklarım yaşıyor gibi gelir bana. Bu duyguyu anlatamam.
Yurtdışı sergilerimde sevincim hep biraz buruk kaldı benim. Bunu anlatabilmem de zor. Kendi insanımdan uzakta olmanın verdiği bir göynülme diyebilirim buna.
Taiwan-Taipei Wingrow Art Gallery internetin iletişimde sınırsızlık ve haritasızlığına çok güzel bir örnek. Resimlerime internette rastlamalarıyla başlayan, Altınoluk’ta buluşmayla devam eden, Taipei de adıma bir salon açılmasına kadar giden güzel ve heyecanlı bir süreç. Ve elbette gittikçe sıkılaşan bir DOSTLUK...
 
SÜ- Eserlerinizden bazıları kitap ve dergi kapağı oldu. Gerek kendi kitaplarınızın gerekse başka yazarların kitaplarının kapaklarında eserlerinizi görüyoruz. Bu konudaki duygularınızı alabilir miyim?
İA- Evet; Lacivert, Ekin Sanat, Abece, Mavi Ada, Emeğin Sanatı gibi dergilere kapak...
Hüzün Seremonisi- Erkan Öztürk,
Aşktan Sonra Hayat- Ahmet G. Loras,
Deli Cin Diyorki –Şaban Akbaba,
Büyü- Özgür Duru (Almanya),
Eclipse-Tutulma- Özgür Duru(Almanya) gibi kitaplara kapak ve
Nuran Bahrengi’nin Şiirin Tanrısı ve Aynalı Oda kitaplarında çizimlerim yer aldı...
 
SÜ- Şiirlerinizden birini bizimle paylaşır mısınız?
İA- Evet, baskıya hazırlamakta olduğum yeni kitabım DİLNAZAR’dan bir şiir olsun... Sevinerek...
 
GİTME CEYLAN
Harfsiz hayat ses vermiyor gönlüme
Önü mısra
Sonu mısra
Arası sevda alfabemin
Her hece arası bir gevrek gece
Ses sağdım seherinden
Nota bağladım
Bahar atladım
Şarapladım
Şaraplandım
Ağladım
Her biri ürkek
Bir dişi ceylan harflerimin
Gitme ceylan gitme
Kal/leş şehirler
Gitme ceylan gitme
Kal/leş şiirler
Kavilleşirler
Hayal verirler
“ sana şiirler sözler büyüttüm “
Kaç ilik açtım gönlüme
Düğme bakışlım
Şiire harf ilikledim
Seni kendime kilitledim
Efkar astım türkücünün sazına
Her sözüne bir dişi ceylan ekledim
“ gitme ceylan gitme seni avlarlar “
Ellerimde saklarım tenini
Gözlerin iğne oyalar beni
Neden yitirmiş yüzün hikayesini
“ gitme ceylan gitme “
Terk etme şiir ülkeni
“ gitme ceylan gitme “
Korsan kitaplara basarlar seni
İçim ceylan izleri
İki harf bir hece
Sen ki çatal çatal
Dal kardeşliği
“ gitme ceylan gitme “
Budarlar seni
Bir bir ikiye böldüm ceylan harfleri
İğneledim bir yarıma seni
Bir yarıma çiviledim kendimi
Ne kendimi tutukladım
Ne seni hapsettim
Yokluğuna kilitledim ben beni
Gitme ceylan gitme
bulurlar seni
ah!
Şiirsiz şuursuz
solurlar seni
“ben sana hummalı aşklar büyüttüm”
Yar buğu/suydu gelişin
Aşk koku/suydu
Gidişin kar/kuyusu
Çat ayaz kuru/su
Gitme ceylan gitme
Yorarlar seni
Nerde dul harf varsa
Sorarlar seni
Eylül 2011 Altınoluk
 
SÜ- İhsan Bey, bu özel söyleşi için teşekkürler eder renkler ve kelimelerle yolculuğunuzda başarılarınızın devamını dilerim.
İA- Ben de teşekkür ederim. Emeğine, zamanına, zahmetine ve güzel gönlüne... SEVGİ İLE...
 
 
 

 


Ekleyen Bir Demet Nergis
Tarih 25.2.2013 01:45:53
Yazdır Yazdır
Okunma 2161
Eklenen Yorumlar 
  • Diğer Başlıklar
  • Hacer Birgül TEKÇE Suluboya Resim Sergisi
  • PRİZMA’da BEN/SEN/O&BİZLER
  • ALİ DÜZGÜN "Kentsel Dönüşüm"dedi
  • ’İSTANBUL’dan Düşler ve Renkler’’ MARDİN’de
  • SAKARYA ZAFERİ Çalıştay ve Sergisi
  • 24. Uluslararası Değirmendere Ahşap Heykel sempozyumu başladı
  • ÇOBAN RESSAM
  • Serdar Okan’ın GÖKKUBBE Resim Sergisi
  • İSTİKLAL’de BARIŞ YOLU
  • J. Sorolla modaya imzasını attı
  • Son : 10 Gösteriliyor | Devamı ->

     

           

    Bu websitesi 1360x768 pixel'de en iyi görüntüyü vermektedir. http://www.birdemetnergis.com/ ® 2013. Tüm Hakkı Saklıdır.      Site İçeriği İzin Almadan Kullanılamaz.   Tasarım: Linear Yazılım