Tabiatın şiiri hiç bitmez.  

BEDRİ BAYKAM NEW YORK’ DA
 
BEDRİ BAYKAM NEW YORK’ DA
Tam 50 yıldır uluslar arası sergi açan Bedri Baykam, en çok kişisel sergilerini, İstanbul, Paris, Ankara, New York’ta açmıştır.
New York’a açmış olduğu sergi 125 kişisel sergisi hepsinden farklı, neden mi? Resim yok, fotoğraf yok, video yok, çerçevenin içinde “hiçbir şey yok”, aslında çerçeve dolu boş değil diyen Bedri Baykam duygularını “Açtığım En Önemli /Riskli Sergi” demiş ve New York macerasını bizlerle paylaşmış.
Bizlere de yolun açık olsun Bedri Baykam Usta demekten başka bir şey kalmıyor…
Belma Demir Akdağ, 8.4.2013
 
AÇTIĞIM EN ÖNEMLİ/RİSKLİ SERGİ…                                       Bedri Baykam

          
   Tam 50 yıldır uluslararası düzeyde sergi açıyorum. En çok kişisel sergi açtığım kentler, Istanbul, Paris, Ankara ve New York. Bu sezon, fuarları saymazsak, Ankara, İstanbul dışında Berlin ve Paris'te sergi açtım. Yarın New York’ta açılacak olan ise, yalnız bunlardan değil, 125 kişisel serginin hepsinden farklı. Sanat tarihsel olarak ne yapacağımı köşe yazısına sığdırmak zor. İçerikli gerekçelerini öğrenmek isteyenler sergi kataloğuna ulaşabilirler. Bu yayında Amerikalı Robert C. Morgan ve Hasan Bülent Kahraman’ın makaleleri var. Kahraman'ın İngilizce olarak kaleme aldığı yazı, bence Türk sanat eleştirisinin uluslararası seviyede bir mihenk taşı olarak hatırlanacak: Konuya felsefi, sanat tarihsel ve benim tarihçem açılarından yaklaşmış.

            Gelelim özetle kavramsal çıkışlı sergim hakkında aktaracaklarıma... New York'ta yalnız 7 adet çift taraflı, tavandan asılan çerçeve sergiliyorum. 180x120 veya 150x150 cm civarında birbirinden farklı çerçeveler. İlk bakışta bu çerçevelerin içi "boş".Yani resim yok, fotoğraf yok, kağıt yok, video yok. Bu çerçevenin içinde "hiçbir şey yok" denebileceği gibi, "hiçlik" kavramının varlığı söz konusu olabilir. Öte yandan aslında dikkat edersek bu çerçevenin içi boş değil, dolu. Çünkü içine, arkasında ne varsa, onun görüntüleri giriyor. Bu görüntü hem üç boyutlu, hem iliğine kadar gerçekçi, hem de bu sanatsal algılama görsel olmasının yanı sıra aslında kavramsal. Bu işlerde zaman ve mekan, sürekli değişmelerine karşın canlı olarak "paketlenmiş" durumdalar. Çerçevenin içinde düz bir satıh yok. Ancak biz bulunduğumuz mesafeden o dikdörtgenin içinde net bir görüntüyle karşı karşıyayız. Bu, kurgusal plandaki hayali yüzeyde gerçekleşiyor.

            Bu farklı yaklaşımı ortaya koyuşumun ana nedenlerinden biri, Fransız sanatçı Marcel Duchamp'ın tam 100 yıl önce ortaya koyduğu "Hazır-Yapım" kavramının neden olduğu tıkanıklığı gidermek. 1913’de, New York'taki Armory Show'un jürisine bir "pisuar" yollayan Duchamp, özetle "Ben bir endüstriyel üretim parçasına 'sanat eseri' diye bakarsam, o andan itibaren galeri mekanında o parça sanat eseri statüsüne geçmiş olur" demiş oluyor. Bu "buluş" bir asır boyunca, 6-7 kuşak sanatçı tarafından resmen sömürüldü. Duchamp'ın müstehzi kişiliğiyle aldığı bu risk, onu haklı olarak sanat dünyasında Picasso gücünde bir yere koyarken, takipçileri işin kolayına kaçıp farklı “Hazır-Yapım”ları salonlara taşıyarak gövde gösterisi yapmış oldular. 1992 yılında "Post-Duchamp Krizi" olarak tanımladığım bu tıkanıklığa, geçtiğimiz 15 Şubat'ta parmak basan Le Figaro gazetesi, "Duchamp'ın fazla yer kaplayan ve sanatçıların bir türlü içinden çıkamadıkları mirası"ndan söz ediyordu. Mesela son yılların astronomik fiyatlı sanatçılarından Damien Hirst, sergi salonuna içi dolu ecza dolapları veya kül tablalarını yerleştirip bunları on milyonlara satarken, bence aslında bu tıkanıklığın spekülatif olarak başarılı bir temsilcisi olmaktan öteye gidemiyor. Sanatçılar nesnelere neredeyse hipnotize olmuş gibi bakıp bu tekrara esir düştükçe tuzak büyüdü. Önerdiğim çıkış ise, nesneyi terk edip çerçeveyi uzama çekerek gözün bu aktif alanda yaşayacağı sonsuz görüntü selinin farkına varmak.

           "Böyle sanat olur mu, bu ne saçmalık!" sorusunu sordurabiliyorsam, ne mutlu bana. Bunu yapamayan hiçbir sanatçı sanat tarihinde bir kapı açamadı. Diğer en malum tepki olan "Bunu ben de yaparım!”a gelince; iki yanıtı var: "Evet doğru, yapabilirdin. Ama yapmadın. Başkası yaptı. Paul Klee veya Mondrian resimlerini de yapabilirsin rahatlıkla. Ama taklit olur, hepsi bu”. "Çerçeveyi uzama özgür olarak taşımak ve her görüntüyü 'o anın eseri' ilan etmenin ne ilginçliği var ki?" diyenler olabilir. O yanıt da kolay: 100 yıldır ellerine geçirdikleri her şeyi "Hazır-Yapım" teziyle ortaya bırakıp giden furyanın içinde, bir fark ortaya koymayı hedefliyor bu yaklaşım. Başarı şansı ne kadar? Benim için bu sorunun var olması bile sanatsal girişimin risk faktörü ve meydan okuma kapasitesini gösteriyor. Herhalde fuarlarda savaşı verilen sanatsal piyasa ve ciro çabalarından daha heyecanlı diye düşünüyorum.

             İşte bu özet cümlelerle mantığını aktarabileceğim New York maceramı ilk sizlerle paylaşmak istedim, değerli okuyucularım. Ne de olsa sırdaşız!
 
 

 


Ekleyen Bir Demet Nergis
Tarih 8.4.2013 22:56:02
Yazdır Yazdır
Okunma 1297
Eklenen Yorumlar 
  • Diğer Başlıklar
  • Hacer Birgül TEKÇE Suluboya Resim Sergisi
  • PRİZMA’da BEN/SEN/O&BİZLER
  • ALİ DÜZGÜN "Kentsel Dönüşüm"dedi
  • ’İSTANBUL’dan Düşler ve Renkler’’ MARDİN’de
  • SAKARYA ZAFERİ Çalıştay ve Sergisi
  • 24. Uluslararası Değirmendere Ahşap Heykel sempozyumu başladı
  • ÇOBAN RESSAM
  • Serdar Okan’ın GÖKKUBBE Resim Sergisi
  • İSTİKLAL’de BARIŞ YOLU
  • J. Sorolla modaya imzasını attı
  • Son : 10 Gösteriliyor | Devamı ->

     

           

    Bu websitesi 1360x768 pixel'de en iyi görüntüyü vermektedir. http://www.birdemetnergis.com/ ® 2013. Tüm Hakkı Saklıdır.      Site İçeriği İzin Almadan Kullanılamaz.   Tasarım: Linear Yazılım